Babamın Kopmaz İpleri Hikayesi
Kıpkırmızı bir çadırdı bizim evimiz. Samimi, seni beni hiç düşünmeden ağırlayan, saran sarmalayan bir kırmızı, başımızın üstündeki... Tutku kırmızısı çadırımızı, aşkı selamlayan siyah kolonlar taşırdı. Annemle babam... Aşkları ipte yürümek kadar basitti. Yağmur kadar duru, bal kadar yoğun ve yavru göbeği kadar da tazeydi. Güven... Hayali uçmaktı babamın. Hiçbir yardım almadan, tek başına, özgürce... Ne kuşlar gibi tüylü olmalıydı, ne uçaktaki gibi debdebeli bir motor takmalıydı, ne de uçurtma gibi şaklaban bir kuyruk edinmeliydi... O ıslık çalarak uçmayı hayal ederdi. Beraber ormana doğru yürüyüşe çıkardık. Güneşin şakır şakır yağdığı bir nisan sabahı, çimlere uzanıp uçmak istediğini söyledi bana. Böylelikle ne ipte yürümek, ne de gün geçtikçe ağrısı artan ayak bileklerini kullanmak zorunda kalacaktı... Babam uçmalıydı... Annem kırmızı bir çadır dikmek için kolları sıvadı. At binicisi ve harika vicut olarak da anılan Leyla Abla, birtanem Melake`yi de alıp, işe atıldılar. Babamsa, ayı oynatıcısı İsmail Amca`yı alıp ormana ağaç kesmeye gitti. Ben de yanlarında gittim tabi... Ağaçlar kesildi, zift karasına boyandı. Kırmızı çadır, kolonların üstünde gerim gerim gerildi. Bayrak kadar asil, toprak kadar da sağlamdı bedeni. Ben anneme çekmişim. Çağla yeşili ve badem şekilli gözler... Benim için zaman, hep öğle vaktiydi ve güneş daimi gözüme girerdi. Kısık gözlerime... Yanaklarım trompet üfleyercesine tombul, kollarım ve bacaklarımsa boğum boğumdu. Hayal meyal hatırlarım; göbeğimden önüme eğilemezdim. Ne var ki, alkol yanaklarımın havasını, göbeğimin masumiyetini çaldı benden. Sabahlarım, güneşin şakır şakır yağamayacağı kadar karanlık; çimlerse, üstüne uzanılamayacak kadar kuruydu. Ve ıslık sesi, babamın uçamayacağı kadar cılızdı. Çok uzaklardaydı çocukluğum. Önce sirkin ana yüreği yandı: kırmızı çadırımız... Sebep? Alkolümün sorumsuzluğunda, yanık unutulan bir tek cigaranın cezbeden kıvılcımı... Çadırın kırmızısı, hayatında ilk kez ve bir kez bu kadar parlayabildi. Bir daha onu gören olmadı. Ölümden dönmek... Zift kokan ciğerlerime, yangın dumanı bile etki etmedi. Boğulma tehlikesi geçirmek mi? O da neymiş? Turp gibiydim. Hayatsa yumruk gibi... Bizim sirkte hayat vardı. Her gösteride farklı bir renk sıçrardı izleyenin gözlerine. Ayrı bir neşe ve en önemlisi de umut... Babam yürüdüğü urganları, dengenin rengine boyardı. Babamın dengesi, duman grisiydi. Tek içimlikti onun hayatı. Tek ip, tek şans... Hayatında annem tek kadın, ben tek umut... Babama göre dünya üzerinde milyonlarca insan ve başı sonu kısıtlı bir hayat vardı. Doğum ve ölüm üzerine kurulu... Hemen ardından da şunu eklerdi: "Hayatımız bir boğumluk at kuyruğu gibi dursa da, içinde binlerce saç teli vardır." Sevginin kalkınması... Bizim yaptığımız buydu. Nejat Amca`nın palyaçoluğu, Sevil Teyze`nin eğitimli kedileri, babamın kopmaz ipleri, annemin saplanıveren okları, İsmail Amca`nın kurtlarını dökemeyen ayısı... Bir de benim birtanem Melake... Biz buyduk, biz bir aile ve o boğumluk at kuyruğunun binlerce saç telinden sadece birkaçıydık...
Deniz Tarsus
Babamın Kopmaz İpleri hikaye
Babamın Kopmaz İpleri dini hikaye
Babamın Kopmaz İpleri ibret verici hikaye
Babamın Kopmaz İpleri güzel hikaye
Babamın Kopmaz İpleri komik hikaye
Babamın Kopmaz İpleri gerçek hikaye
Babamın Kopmaz İpleri bedava hikaye
Babamın Kopmaz İpleri gerçek hikaye
Babamın Kopmaz İpleri romantik hikaye
Babamın Kopmaz İpleri kısa yaşanmış hikaye
Babamın Kopmaz İpleri aşk hikayesi
|